Çok Bildik Adamla, Bilinmeyene...

İç mekanda başımız dik durabildiğimiz, 11 metrelik yelkenli, Bilgin hanım ile Akdeniz’e açılmak için biz de burada kalıyoruz.
Kaptan; çok bildik bir adam; 30 yıllık eş, yardımcısı; acemi ve ürkek bir kadın; ben. İki de dört ayaklı yolcumuz var, havlayanına Miço, miyavlayanına Sarı diyoruz.
Günlerdir kuvvetli rüzgar dinmediği için marinada yaşamaktan memnunum, kendimi güvende hissediyorum. Seyir korkutuyor beni. Kocam olan kaptan konuya ne kadar vakıf? Ben ne yapabilirim? Deneyimsizliğimden korkuyorum. Soğukkanlılığımı kaybetmekten korkuyorum. Çıkacak sorunları tahmin edemiyorum, tahmin edemediğim sorunlar çıktığında çaresiz kalmaktan korkuyorum. Kendimi yeterli bulmuyorum, denizin ortasında yardım isteyecek kimse bulamamaktan korkuyorum. Sanki koca Akdeniz’de bir yaprağım.
İhtiyaç listesi yapmaya başlıyoruz, her kalemde tartışıyoruz. Nerede depolayacağız? Dolap az, buzdolabı küçük, ambalajlar önemli, kırılmamalı, sert ambalajlar çok yer kaplıyor, sebzeler açıkta çabuk bozuluyor, et derin dondurucu olmadığı için iki gün dayanabiliyor o da güneş enerjimiz iyi çalışırsa, suyumuz kısıtlı, öyle al yeşillik, yıka bol suyla olmuyor.
Bizimkilerin yanında; Miço ve Sarının kuru mamaları, içme suları, ilaçları, sağlık karneleri, havluları var. Bana göre her şey ihtiyaç ama yer yok.
Ele ele, her kalem için çözüm üret derken başım tutuyor, minoset, minoset yok.
Sonunda hazırız.
Sabah erkenden, hava durgunken, muhakkak kahvaltı etmiş olarak çözüyoruz halatları, marina geride kalıyor, fotoğraf çekiyorum, kim bilir ne zaman döneriz?
Yüzümü Akdeniz’e çeviriyorum, hafif hafif sallanarak, Bedir adasıyla Yıldız adasının arasından süzülüyoruz. Karadan gördüğüm yerlere denizden bakış, Turunç, Kumlubük.
Hayret, konakladığımız evin üstünde tatil köyü varmış.
Hava güzel, güneş pırıl pırıl, Miço ve Sarı uyukluyorlar. Çiftlik koyunda mola verebiliriz diye düşünmüştük, devam kararı alıyoruz, hedef karadan ulaşılmayan, elektriksiz, yerleşim olmayan, antik çağların doğal limanı Bozukkale.
Rodos bu kadar mı yakınmış? Kıyılar ne kadar bakir? Uzaklarda tek tük tekneler derken koya giriş yapıyoruz. Hepi topu 4.5 saat sürmüş.
Elimden düşmeyen Vira Demir’de; Sadun Boro’nun önerdiği en sakin yerde demirlemek için ısrar ediyorum, yaklaşınca fark ediyoruz ki orada artık küçük bir iskele var, sahilden el sallıyorlar, hız kesiyoruz. Miço’yu bağlıyorum, off iki teknenin arasından bağlanacağız.
Usturmaçalar, çabuk indir, koş halatı alman lazım, off gene Miçonun bağlandığı taraftan veriyorlar. Dikkat et, düşürme, aldım, başa başa, geçir kurt ağzından, koç boynuzuna voltala, Miço sus, havlama, duymuyorum. Gevşet mi? Hiç sevmiyorum gevşetmeyi, ellerim acıyor, tamam mı? Gerildi tamam. Dön kıç halatını al, hadi hadi, kaptan almış birini, diğerini de ben alıyorum.
Bağlandık mı, ne? Motor sustu. Miçoyu çözeyim, pasarellayı verelim, hoşbulduk, hoşbulduk.
Miço, dur, hayır, atlama, atladı mı? Nerede? Takıldı mı? Çıkamıyor, iskelenin altında, atla atla denize atla, kurtar çabuk.
Nerede bu, ah Miço ah
Buldum, takılmamış, yüzüyor.
Eee ne bu suratının hali? Ne bu keyif? Nasıl kızayım ki şimdi ben sana?
Yüz Miço yüz, dilediğince yüz.
Bu kadar berrak ve ılık suda.