Oysa bizim ilk uzun seyrimizin hedefiydi; Gökova’da Değirmen bükünde, Okluk.

Denizde 150, karada 80 tekne kapasiteli, Alaçatı marina’ya bağlı yelkenlimiz ile, 2.5-3 saatlik kısa seyirlerle vardığımız Nergis koyunda en fazla 3-4 gün demirliyorduk.

Yerleşim olmayan bu bakir koy; bize yıldızların o karanlık geceleri nasıl aydınlattığını göstermiş sadece rüzgarın sesi ile uyumanın rüyasını gördürmüş, sabah yüzümüzü pırıl pırıl denizde yıkamıştık.

Ben bu rutinden mutlu, mesut yaşarken eşimin uzun zamandır içinde büyüyen tohum, yeşillendi. Hedefi Gökova’ydı, ezemedim.

Vurduk kendimizi Ege’ye; yıllardır yüzerken seyrettiğimiz Samos ile İkaria adaları arasından; ansızın ortaya çıkan yunusların eşlik ettiği, büyük tonajlı gemilerin yanında küçücük kaldığımız ve gecenin koyu karanlığının sakin sakin mavileşip, aydınlığa döndüğü aralıksız 18 saatten sonra mola ihtiyacı duyduk.

Gümüşlük’de; çok zorlanarak demir yeri bulduk. Biraz uzun atlayabilsek, denize düşmeden tekneden tekneye atlayarak karaya geçebilirdik. Gece; kıyıdaki yerleşimin elektriğinden karanlık bile değildi, hiç yüzmedim.

Elimizdekinin kıymetini bilemeyip neden bu kadar mil gelmiştik? Karadan , hızlı bir yolculukla 4 saatte gelebilirdik. Ne içindi bu sıkıntı? Ne arıyordum? Saçlarım diken diken dolanıyor olmalıyım ki; kaptan ertesi sabah erkenden aldı demiri.

 
 
 

Gözlerimin önünden Bodrum akıyor ve görmemem gerekeni görüyorum. Bodrum Swissotel, bakımlı, temiz, şık, konforlu aynı manzara aynı deniz üstelik sallanıp durmuyor da. Marina kirası ile her yıl günlerce konaklayabiliriz. Kötü bakıyorum kocam olacak kaptana, saçlarım gene diken diken. Deniz hırçınlaşıyor, midem ah midem bulanıyor. Teknedeki tüm dişileri tuttu deniz, gıkımız çıkmıyor, ne miyavlama, ne havlama. Az kaldı az kaldı dayan derken Değirmen büküne giriş yapıyoruz; beton yok. 

Girintiler, çıkıntılar biraz mavi biraz yeşil, biraz mavi biraz yeşil. Nasıl bir deniz bu; dingin kayıyoruz, sakin sakin. Bakıyorum dişilerin gözü açılmış; bir mavi bir yeşil arada ışıl ışıl güneş.

Rüzgarın müziği ile merhaba heykel, merhaba Sadun Boro’ nun son teknesi, takunyası. Zihnimde ilk teknesi Kısmet ile o yılların imkansızlıkları içinde yaptığı o zorlu dünya turu ve ona eşlik eden Oda Boro.

İşte bağlanacağımız Denizkızı restoran, iskele boş; yelken kurslarının tekneleri ayrılmış, rüzgar bizden yana, sorunsuz bağlanıyoruz. Elektrik, tatlı su var, gereken her şeyi bulabileceğimiz marketi var.

 
 
 

Sıcak bastırıyor, yanımıza 12 metrelik, yerli yapım yelkenli, yeni bir Azure bağlanıyor, adı Kaptan-ı Derya. Tekneye bu adı veren nasıl bir adam? Kendini ne sanıyor? diye düşünürken zarif bir ses; buyrun diyor; kıpkırmızı serin bir dilim karpuz. Nasıl bu kadar serin? Nerede soğuttular? Yok artık tüm tekneyi kaplasaydınız, güneş panelleriyle.

Akşam yediğimiz lezzetli yemekten sonra havuzlukta ağır ağır yükselen dolunayı seyrederken uykuya dalıyoruz. Sabah serinliğinde, sahildeki horozun ötüşü ile uyanıyoruz. Gene o zarif ses; çay alır mısınız? Sıcacık.

 
 
 

Sohbete başlıyoruz; ben diyor; zarif kadının eşi; Barbaros elini uzatıyor, gülümsüyoruz, göbek adıda Hayrettin’miş. Zarif eş, Meral. Kadının adı var.

Bursa’da yaşıyorlarmış; aktif iş hayatındalar fırsat yaratıp yaratıp, karadan geliyorlarmış, yazları Okluk’da bıraktıkları teknelerine. Kasım’ı yaşamalısınız burada diyorlar, gözleri parlayarak. Kışın Trilye Marina’ya, Mudanya’ya dönüyorlarmış. Swiss otelde aylarca kalabilirler, bunu tercih ediyorlar. Meral’e soruyorum; Ben zorlanıyorum; sürdürebileceğimi sanmıyorum. Ben de sanmıyordum diyor, vazgeçme, denizi seviyorsan vazgeçme. Vazgeçmedikçe kolaylaşacak. Vazgeçmedim.